6 Şubat 2015 Cuma

Posted by uçan adam Posted on 03:52 | No comments

3 BİN YILLIK KUTSAL ŞEHİR 'OŞ'

Kırgızistan’ın ikinci büyük şehri olan Oş, ülkenin güneybatısında, tarihî İpek Yolu üzerinde yer alıyor. Tarihi 3000 yıl öncesine kadar giden Oş, hem Türk tarihi açısından önemli, hem de İslâm dini açısından kutsal bir kent.
Kırgızistan‘ın güneybatısında, Fergana Vadisi’nin güneyinde bulunan Oş, sanki sınırlar arasında sıkışıp kalmış. Hemen iki adım ötesinde Özbekistan, güneybatısında Tacikistan, güneydoğusunda ise Çin var. Şehrin yaklaşık 200.000 olan nüfusu Kırgız, Özbek, Rus ve Tacik’lerden oluşuyor. Akbura Nehri’nin ikiye böldüğü Oş, Kırgızistan için çok önemli, çünkü burası güneyin ekonomi, kültür, sanat ve eğitim merkezi.
3000 yıllık kent
2001 yılında, Oş’un 3000’inci kuruluş yıldönümü kutlanmış. Aslında, şehrin ortaya çıkışını Hz. Adem’den başlatan efsaneler bile var. Bir zamanlar, Büyük İskender’in yolunun geçtiği bu topraklar, Türk tarihi açısından da çok değerli. 8.yüzyılda İpek Yolu üzerinde, bir ipek üretim merkezi olan Oş, Karahanlılar’ın ilk ortaya çıktıkları yer. Burası, aynı zamanda, Babür İmparatorluğu’nun kurucusu Babür Şah’ın da izlerini taşıyor. Bilindiği gibi, 16.yüzyılda Fergana Vadisi’nde doğan, müzik tutkunu ve şair Babür’ün, kendi hayatını Çağatay Türkçesiyle ve şaşırtıcı bir içtenlikle anlattığı Babürname, islâm dünyasındaki ilk otobiyografik eser sayılıyor. Pek çok dile çevrilip defalarca basılmış.
Oş şehrindeki Süleyman Dağı’nda, Babür’ün bizzat yaptığı söylenen bir evi bulunuyor. Bu tek odalı küçük ev sonradan Camiye dönüştürülmüş. “Babür Evi” olarak bilinen cami, kutsal bir yer sayılıyor ve ziyaretçisi eksik olmuyor. Oş şehrinin sırtını yasladığı Süleyman Dağı, UNESCO Dünya Mirası listesinde. Efsaneye göre, Hz.Süleyman, Oş’u ziyaretinde geceyi sürekli dua ederek burada geçirdiği için dağa “Süleyman Dağı” adı verilmiş. Hz.Muhammed’in de gelip, burada  ibadet ettiği rivayet ediliyor. Bu nedenle ikinci Mekke olarak kabul edilen şehir, çevre ülkelerde yaşayan müslümanlarca da kutsal sayılıyor ve Oş’u ziyaret edenlerin yarı hacı olduğuna inanılıyor.
Süleyman Dağından şehre inerken, sola döndüğünüzde de, 16 yüzyılda yapılmış olan Rabat Abdullah Han Camiine geliyorsunuz. Şehrin bu önemli camiinin de çok sayıda ziyaretçisi var. Bir başka değişik yapı da Süleyman Dağı’nın güneyindeki Asaf-ibn-Burhiya türbesi. 12.yüzyıldan kalma bu dörtgen yapının çatısı düz ve kubbesiz. Giriş kapısının etrafında ise, mavi süslemeler mevcut.
İpek Yolunun önemli bir kavşağında, Fergana Vadisi’ne hakim bir noktada bulunan Süleyman Dağı’nın tepelerinde ve yamaçlarında, Bronz çağına ait tarım alanları, birçok ibadet yeri ve duvarlarına resimler çizilmiş mağaralar var. Tepelerin etrafına dağılan dini yapılar, patikalarla birbirine bağlanmış ve çoğu bugün de kullanılıyor. Efsaneye göre, Süleyman Dağı’na gelen hastalar şifa bulurlar ve ömürleri de uzarmış.
Geçmişten Günümüze
Oş, antik çağlardan beri önemli bir ticaret şehri. Bugün bile, Akbura Nehri boyunca 1 km kadar uzanan Oş Pazarı göz kamaştırıcı. Pazar, büyük modern çarşılar kurulmadan önce, Orta Asya’nın en renklisi ve en büyüğüymüş. Hâlâ da çok renkli ve kalabalık. İğne atsanız yere düşmüyor. Yaşı 2.000’den büyük olan pazar, bütün canlılığı, gürültüsü, genişlemiş ve değişmiş haliyle bugün de aynı yerde. Oş’un pirinci, tütünü, cevizi, üzümü, ipeği ve atları yüzyıllardır ünlü. Çinliler üzümü ve yoncayı buradan götürmüşler ülkelerine.
Oş Pazarının hemen yanında, Kırgızistan’ın en büyük camii olan Şehit Tepe Camii var. 1910 yılında yapılan ahşap cami, SSCB döneminde bir süre kapatılmış, sonra 1943’te yeniden açılmış. Yakın bir zamanda Suudi Arabistan’ın desteği ile restore edilen cami bugün 5 bin kişi kapasiteli.
Oş’un küçük havaalanından şehir merkezine gelmek yaklaşık 5 dakika sürüyor. Sokaklar işporta tezgâhlarıyla dolu. Eski bir ipek fabrikası Sovyet döneminde de varlığını korumuş ama artık aktif değil. Ülkenin en büyük ikinci şehri olan Oş, aynı zamanda önemli bir eğitim merkezi. Oş Devlet Üniversitesi, Kırgızistan’ın en büyük ve en eski üniversitelerinden ve bünyesinde 16 fakülte ile 6 enstitü barındırıyor. Üniversite binası, uzun kenarlarından biri olmayan dörtgen biçiminde, sade ama tipik Sovyet kütleselliğini yansıtıyor. Ana giriş kapısında da beyazın ağırlıkta olduğu sütunlar mevcut.
Şehirdeki en ünlü heykel, Kırgızların ulusal kadın kahramanı Kurmancan Datka’nın heykeli. Kurmancan Datka, Rusların Orta Asya’da yayılmacı bir politıka izledikleri 19. yüzyıl sonlarında, Kırgızların başına geçmiş ve halkın Rus askerî güçleri tarafından mağdur edilmesini büyük ölçüde engellemiş. Bu kahraman ve bilge kadın, ülkede bugün de çok seviliyor. Şehirde, ayrıca Lenin’in de bir heykeli var. Modern bir bina olan Oş Drama Tiyatrosu da heykellerle bezeli yemyeşil bir bahçenin içinde.
Oş’un çevresi
Tarihi Oş şehrinin kendisi kadar, yakın çevresi de görülmeye değer güzellikte. Ülkenin güneyini kuzeyden ayıran yüksek dağ silsilesi, dağ yürüyüşleri için ideal bir alan oluşturuyor. Oş, bu tür spor turizminin hareket noktası.
Oş’a 55 km uzaklıkta bulunan Uzgen kasabası ise, Karahanlılar’ın ilk başkenti. Uzgen, Kırgız pullarını ve paralarını süsleyen, 12.yüzyıl tarihli türbesi ve minaresiyle meşhur. Tuğladan, dörtgen, düz çatılı türbe inanılmaz estetik. Üç kapılı ön cephesindeki taş işçiliği ise gerçekten hayranlık uyandırıyor. Yukarı doğru daralan ve tepesinde küçük bir kubbe bulunan minarenin geometrik desenli süslemelerindeki ustalığın hayli yüksek kalitesi de dikkat çekici.

3 Şubat 2015 Salı

Posted by uçan adam Posted on 01:05 | No comments

KUR'AN İÇİN DAĞI DELDİLER

Zarar görmüş Kur'an-ı Kerim'leri itina ile korumak isteyen Pakistanlılar, Beluçistan eyaletinin başkenti Kuetta'ya 10 kilometre uzaklıktaki Cebel-i Nur-ul Kur'an adlı dağın altına onlarca tünel ve mağara oydu.

Pakistan'da 1992'de tahrip olmuş Kur'an-ı Kerim nüshalarını korumak için çözüm arayışına giren Hacı Muhammed Nurullah, kardeşi ve üç arkadaşı, Süleymani dağ silsilesinin uzantısı olan bir dağın altında muhafaza etmeye karar vermiş.
Girişimciler, az hasarlı mushafları oydukları odacıkların içerisine yerleştirdikleri camekânlarda sergilerlerken, ciddi hasar görenleri ve hadis kitaplarını da çuvallar içerisinde koridorlar boyunca istiflemiş.
TURİSTLERİN UĞRAK NOKTASI
Zamanın ilerlemesiyle hem mushafların hem de oyulan tünellerin sayısı ve uzunluğu artmış. Temmuz 2014 itibariyle doksan binden fazla Kuran ve hadis kitabının bulunduğu Cebel-i Nur-ul Kur'an adlı dağ, yerli ve yabancı turistlerin uğrak noktası haline gelmiş.
Pakistan'ın dört bir yanından gelen kitapların bulunduğu dağda elverişli mushaflar tamir edildikten sonra mescit ve medreselere dağıtılıyor. Sergilenen nüshalar arasında antika değeri taşıyan ve Hicri 1100 ila 1200'lü yıllarda basılmış veya elle yazılmış 300 ila 350 yıllık nüshalar da bulunuyor.
YÜZDEN FAZLA ODASI KUR'AN-I KERİM DOLU
6,5 dönümlük bir alana yayılmış tünelleri ziyaret edenlerden bazıları Kur'an dolu çuvallara dileklerini yazarken kimisi de namaz kılarak dua ediyor. Odacıklar insan gücüyle açıldığını amatör müzede havalandırılma amaçlı herhangi bir teknolojik imkân henüz bulunmuyor.
Açılmasının üzerinden 22 yıl geçen müzenin dağın altı oyularak yapılan yüzden fazla odası çuvallar dolusu Kur'an-ı Kerim ile doldurulmuş durumda. Hacı Muhammed Nur ve dostlarının ardından şimdilerde altı kişilik gönüllü bir heyet, bakım masraflarını kendileri karşılamak suretiyle Cebel-i Nur'u koruyor.


30 Ocak 2015 Cuma

Posted by uçan adam Posted on 05:26 | No comments

MASHKHUR JUSUP MERKEZ CAMİİ-PAVLODAR, KAZAKİSTAN

Kazakistan'ın Pavlador şehrinde bulunan Mashkur Jusup camii ilginç tasarımıyla dikkat çekiyor. Canlı renkleri klasik islam mimarisinin dışındaki çizgisiyle farklı bir tarza sahip bu cami her yıl yüzlerce turistin ziyaretçi akınına uğruyor.








Posted by uçan adam Posted on 05:05 | No comments

DEDE KORKUT HAKLI ÇIKTI

Dede Korkut'un işaret ettiği yerden fırlatılıyor

TÜRKSAT 4A, 14 Şubat gecesi Dede Korkut'un bundan asırlar önce dünyanın merkezi olacağını söylediği Baykonur'dan fırlatılacak. TÜRKSAT 4A uydusunun Baykonur'dan uzaya gönderilecek olması bir tesadüf değil.

İnsanoğlunun tarihindeki en büyük uzayçalışmalarını gerçekleştirdiği Kazakistan'ınBaykonur Uzay Üssü, uzaya dünyadaki en kolay çıkılan yer. Uzayın kestirme yolu Baykonur'dan geçiyor.
Soğuk Savaş döneminde Batılı ülke ajanlarının sızmak için büyük çaba sarf ettiği, dünyada aktif çalışan 15'ten fazla uzay üssünün en büyüğü Baykonur. Uzaya yolculuk tarihindeki astronotların tamamına yakını Baykonur'dan uzaya gönderildi.
DÜNYANIN UZAYA AÇILAN KAPISI
Kazakistan'ın Baykonur kasabasının 320 km kadar güneydoğusunda, Seyhun (Sırderya) nehrinin kıvrımındaki bozkırda 2 Haziran 1955'te hizmete giren üssün genişliği kuzeyden güneye 80, doğudan batıya 130 kilometre. Askerlerin çalıştırıldığı üs iki buçuk yılda tamamlanmıştı. Baykonur şehri (o zamanki adı ile Leninsk) üste çalışanların ve ailelerinin kalmaları için kurulmuştu.
Tüm Sovyet insanlı uzay araçları, ay ve gezegen sondaları bu üsten fırlatıldı. Uzay çalışmaları tarihinin birçok önemli uçuşu Baykonur Uzay Üssü'nden yapıldı. İlk insan yapımı uydu Sputnik 1'in fırlatılması (4 Ekim 1957), ilk insanlı yörünge uçuşunu gerçekleştiren Yuri Gagarin'in aracı Vostok 3KA-2 ya da bilinen adıyla Vostok 1'in fırlatılması (12 Nisan 1961), uzaya çıkan ilk kadın Valentina Tereşkova'yı taşıyan uzay aracının fırlatılması (1963) işte bu üsten gerçekleştirildi. Dünyanın nefesini tutarak izlediği uzay yarışı Baykonur'dan yönetildi.
Üs bu güne kadar; bin 200'den fazla taşıyıcı roket, bin 300'den fazla uzay aracı ve 100'den fazla kıtalararası balistik füzenin uzaya gönderilmesiyle ünlü.
6 bin 717 kilometrekare araziye yerleşen uzay üssünde; 52 roket fırlatma tesisi, 34 teknik kompleks, yüksek sınıfta 2 hava alanı, 5 iniş alanı, meteor ve iyonosfer merkezleri, 3 uzay gemisi için yakıt doldurma istasyonu, 5 adet kontrol kulesi, 9 adet kontrol merkezi ve bin 500 kilometre uzunlukta bir füze deneme alanı bulunuyor.
UZAYIN DÜNYADAKİ ANA ÜSSÜ
Sovyetler Birliği'nin dağılmasından sonra Kazakistan ?umhuriyeti sınırları içinde kalan Baykonur Uzay Üssü, Rusya Federasyonu tarafından 2050 yılına kadar kiralandı.
1980-1990 yılları arasında Mir Uzay Programı'nı destekleyen üs, Columbia felaketinden sonra Amerika Birleşik Devletleri'nin uzay mekiği programına ara vermesi ile Uluslararası Uzay İstasyonu'nun tek destekleyici üssü haline geldi.
2020 yılına kadar önde gelen dünya uzay ülkelerinin arasında yer alması için tüm koşullara sahip olan Kazakistan'ın Baykonur kompleksinde dev bir uzay şehri yeralıyor. Uzay sektörünün ana üssü konumundaki Baykonur, uzay çalışmalarında başarılı ve kaliteli hizmetleri nedeniyle "en gelişmiş uzay üssü" ödülüne sahip. Financial Times'ın araştırmasına göre dünyada Baykonur seviyesinde uzay üssü kompleksi yok. Baykonur'a ait özellikleri başka uzay üslerine kazandırmak çok pahalıya mal olacağı için Avrupa Uzay Ajansı, Baykonur'a güvenlik içinde umut bağlayarak "Sholpan-Express" isimli gezegenler arası istasyonunu Kazakistan'dan uzaya göndermeye karar verdi.
Mars'ı araştırmaya gönderilen "Mars-Express" adlı araştırma grubu da Kazak toprağından uzaya çıktı.
UZAYA KUR'AN-I KERİM GÖTÜRDÜ
Bundan asırlar önce Dede Korkut, Baykonur bölgesinin dünyanın merkezi olacağını söylemişti. Gerçekten de tarih O'nu haklı çıkardı. Türk dünyasının ilk astronotu Kazak asıllı Toktar Aubakirov oldu.
Kazakistan, Aubakirov'un ardından uzaya ikinci Kazak astronotu Talğat Musabayev'i gönderdi. Musabayev, Kazakistan'ın bağımsızlığını kazanmasından sonra uzaya gönderilen ilk astronot. Musabayev uçuş mühendisi olarak ilk uçuşunu, Soyuz TM19 uzay aracıyla 01 Temmuz 1994'te yaptı. Bu uçuşunda uzayda 125 gün 22 saat 53 dakika kaldı. Komutan olarak 29 Ocak 1998'de gerçekleştirdiği ikinci uçuşunda 208 gün 12 saat uzayda kaldı. 28 Nisan 2001'de yaptığı yolculuğu ise 7 gün 22 saat sürdü. Musabayev ilk uçuşunu Mir Uzay İstasyonu'na, sonrakini ise inşaatı devam eden ve 14 ülkenin ortak olduğu Uluslararası Uzay İstasyonu'na yaptı. Musabayev üçüncü yolculuğunda dünyanın ilk uzay turisti Amerikalı milyarder Dennis Tito'yu uzaya götüren Soyuz TM32 uzay aracının da komutanıydı. Uzaya ilk turistik seferinin kaptanı unvanı da Musabayev'a ait.
Kazakistan Cumhuriyeti'nin kahramanı T. Musabayev, uzaya ilk gidişinde yanında Kur'an-ı Kerim'i de götürmüş, dönüşünde Kazakistan Cumhurbaşkanı N. Nazarbayev'e hediye etmişti. Bu Kur'an-ı Kerim bugün Cumhurbaşkanlığı Müze'sinde bulunuyor.
Bilimsel çalışmalarda ve bunun sürekliliğini sağlamak maksadıyla uzay programlarında bulunan Kazak astronotları Kazakistan açısından önemli gelişmelere imza attı. Musabayev'in 1998 yılındaki uzay yolculuğunda Kazakistan'ın yer altı su kaynakları, tarım potansiyeli, kar kalınlığı ve bunun meydana getirdiği nem oranının incelenmesi, maden kaynaklarının gözlemlenip dökümünün alınması, dünya çevresindeki hava katmanlarının incelenmesi ve jeofizik sismik hareketlerin resimlerinin çekilmesi çalışmalarını yürüttü. Şimdiki çalışmaları tıp araştırmaları alanı ile ilgili. Musabayev Kazak milletinin onurunu yükseltmek için uzaydan canlı yayında Abay Kunanbayev'in şarkılarını söylerdi.
UZAY DEVLETİ
Kazakistan'ın bağımsızlığını kazanmasında büyük rolü olan Devlet Başkanı Nursultan Nazarbayev, Kazakistan'ın nükleer silahlardan arındırılmasını sağlayarak ve Baykonur Uzay Üssü'nün Kazakistan'a ait devlet malı olduğunu tescil ettirerek, bu alanda iki önemli başarıya imza attı.
Nazarbayev Baykonur'u devraldıktan sonra, önce uzay üssündeki teknolojileri Kazakistan'a kazandırdı daha sonra Rusya'ya kiraya verdi. Çünkü SSCB döneminde üs Kazakistanlılara kapalı olduğu için, uzay üssünü faal halde tutmanın bir anlamı yoktu. Bağımsızlığın ilk yıllarında ekonomik gücün ve teknik elemanlarının yetersizliği uzay üssünü çalıştırmaya engel olmuştu. Uzay üssünün işler halde kalması için en uygun rol Rusya'ya kiraya vermekti. Bu bir bakıma o dönemde ekonomik sıkıntılar geçiren Kazakistan için iyi de oldu.
Nursultan Nazarbayev'in de belirttiği gibi dünya rezervlerinin tükeneceği zaman yaklaştıkça, uzayın önemi gittikçe artacak ve uzaya açılan kapıdaki Kazakistan'ın stratejik önemi daha da artacak.
Bu bağlamda Kazakistan'ın uzay çalışmaları başarıyla sürüyor. Önce Rusya ile ortak çalışmalar yürüterek Rus uzmanlarıyla tecrübe paylaşımı yapılıyor. Rusya'da 30'dan fazla Kazak uzmanı uzaya hazırlanıyor. Bununla birlikte Kazakistan'da, uzay uzmanlarını hazırlayacak uzay eğitim merkezleri açılıyor. Halen dört Kazak astronotu, gerekli sınavlardan geçerek uzaya çıkmaya hazır halde bekliyor.
Kazakistan, uzay alanındaki projeleriyle uzay devleti olma yolunda hızla ilerliyor. Kazakistan yakında uzay devletleri arasında önemli bir konuma sahip olacak. Bugün gelinen noktada uzay çalışmaları yürüten ülke sayısı 40'ı geçmişse de bu ülkeler arasında Türk Cumhuriyetleri'nden sadece Kazakistan bulunuyor.
Kaynak : Haber7

15 Aralık 2014 Pazartesi

Posted by uçan adam Posted on 06:45 | No comments

ORTA ASYA'NIN GÖRÜNMEYEN GÜCÜ KAZAKİSTAN


Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği ( SSCB)’nin  1991 yılında yıkılmasıyla uluslararası konjonktüre on beş yeni devlet daha katılmış oldu. 1985 yılında SSCB Devlet Başkanı olarak göreve başlayan ve büyük ölçüde ABD ile  yaşanan Soğuk Savaşı bitiren Mihail Gorbaçov, SSCB’nin dağılmasını önlemek amacıyla Perestroyka (yeniden yapılanma) ve Glasnost (açıklık) politikalarını uygulamaya koydu.

Nitekim uygulanan bu politikalarla daha esnek bir yönetimi benimseyerek dağılmayı önlemek isteyen Gorbaçov’un bu çabaları sonuç vermemiş ve SSCB 1991 yılında dağılarak on beş cumhuriyet ortaya çıkmıştır. Sovyetler Birliği’nin dağılmasından önce zaten birlik içerisinde bağımsızlık hareketleri artmaya başlamış ve SSCB’nin dağılmasından sonra on beş cumhuriyet ulus-devlet olma  yolunda çabaları ortaya çıkmıştır.Bu tarihten sonra dünyanın gözü artık Kafkasya ve Orta Asya’ya çevrilmiş oldu. Orta Asya coğrafyası içerisinde büyük bir alana sahip olan Kazakistan da başta Rusya Federasyonu olmak üzere Batı Avrupa’nın ve ABD’nin de  yakından takip ettiği bir ülke konumundadır.
Bağımsızlık Sonrası Rusya Federasyonu- Kazakistan İlişkileri
Sovyetler Birliği döneminde olduğu gibi bugün Rusya Federasyonu için Kafkaslar ve Orta Asya önemli bir jeopolitik bölgedir. Sovyetler Birliği’nin dağılmasından sonra Rusya Federasyonu’nun Orta Asya bölgesinde  en çok önem verdiği ülke Kazakistan olmuştur. Kazakistan 1991 yılı öncesinde ”Kazakistan Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti” olarak  Sovyetler Birliği’ne bağlıydı. Çarlık döneminde  uygulanan Ruslaştırma politikaları Orta Asya’da da uygulanmaya çalışılmış  ve bu politika Orta Asya ve Kafkasya da bağımsızlık hareketlerini güçlendirmiştir. 1991 yılında tüm Kafkasya ve Orta Asya’yı saran bağımsızlık mücadeleleri Kazakistan da da etkili olmuş ve birliğin dağılmasından sonra varlığını Kazakistan Cumhuriyeti olarak devam ettirmektedir. Yüzölçümü olarak geniş bir alana sahip olan Kazakistan aynı zamanda yeraltı kaynakları  bakımından da çok zengin bir ülke oluşu gerek Rusya’nın sürekli  kontrol altına almak istediği gerekse batının ilgilisi çeken bir ülke olmuştur.
 
Kazakistan’ın doğal kaynak bakımından zengin oluşu ve Orta Asya da önemli bir ülke olması nedeniyle Rusya Federasyonu’nun ilişkileri sıcak tutmak istediği ülkedir. Kazakistan ve Rusya arasındaki ilişkilerde bir diğer önemli nokta ise bağımsızlık sonrasında  8 aralık 1991 tarihinde oluşturulan Bağımsız Devletler Topluluğu (BDT)  anlaşmasını imzalaması olmuştur. Kazakistan, Rusya’nın 1992 yılının Mayıs ayında Dostluk, İşbirliği ve Karşılıklı Yardımlaşma Anlaşması akdettiği ilk BDT devleti olmuştur.[1]
Kazakistan bu tarihten sonraki dış politika ilişkilerinde tek yönlü bir politika izlemek yerine her ülkeye eşit mesafede yaklaşımı benimseyen çok yönlü dış politikayı uygulamayı amaçlamıştır. 1991 yılında göreve gelen Kazakistan’ın kurucu devlet başkanı olan Nursultan Nazarbayev de Kazakistan’ın uluslararası ortama entegre olabilmesi için modernleşmeyi öngörmüştür.
Ancak bu modernleşme batı geleneklerinin ve sisteminin Kazakistan da doğrudan uygulanması şeklinde olmamış, geleneklere bağlı kalarak bir modernleşmeyi beraberinde getirmiştir.
Rusya Federasyon’un Orta Asya da en fazla işbirliği içerisinde olduğu Kazakistan’ın ekonomik, siyasi ve askeri yapısının Orta Asya ülkeleri arasında en iyi seviyede olmasının en büyük sebebi şüphesiz Rusya ile kurulan iyi ilişkilerdir. Rusya’nın Kazakistan ve genel olarak Orta Asya ilişkilerinde belirleyici olan önemli bir nokta ise askeri işbirliği anlaşmasının imzalanması ve askeri üsler konusudur. Rusya SSCB döneminde ve hatta çarlık döneminden itibaren başta Kazakistan olmak üzere Orta Asya da bir güvenlik kuşağı oluşturmuştur. Buradaki amaçta Çin’in bölgede etkin olmasını engelleme ve bölgeyi kontrol altına almak olmuştur. Bu amaçla jeopolitik ve jeostatejik açısından önemli olan söz konusu bölgeye askeri üsler yerleştirilmiştir. Askeri üslerin yanında Rusya Federasyonu bölgede etkiliğini arttırmak ve devam ettirmek amacıyla Kazakistan’a ”yakın çevre doktrini” oluşturmuştur. Kazakistan ile Rusya arasında  bir diğer önemli bir gelişme ise enerji alanında olmuştur. Kazakistan, Türkmenistan gibi Rusya ile imzaladığı ortak bir deklarasyonla Hazar petrollerini Rusya üzerinden pazarlayacağını ilan etti.[2] Kazakistan’ın  Hazar petrolleri konusunda genel olarak Rusya tarafında yer alması eleştirilmiş ve bunun Kazakistan için olumsuz sonuçlar doğuracağı ifade edilmişti.  2000 yılında ise ekonomik gelişmelere paralel olarak  Beyaz Rusya, Tacikistan, Kırgızistan ve  Rusya Federasyonu ile ” Avrasya Ekonomik Topluluğu’nu”oluşturmuştur.
Sovyetler Birliği’nin dağılmasından sonra Rusya Federasyonu ve Kazakistan cumhuriyeti arasında imzalanan askeri işbirliği anlaşması imzalanmış ve Rusya Kazakistan da daha önce tarihlerde  stratejik açıdan önemli olan bölgelere  yedi tane büyük askeri üs kurularak buradaki üs haklarını  bu anlaşmayla korumaya almıştır. Rusya federasyonu ile Kazakistan arasında askeri işbirliğinin bir diğer görüntüsü ise  2002 tarihinde imzalanan Kolektif Güvenlik Anlaşması Örgütü (KGAÖ)dür. Anlaşma genel olarak Bağımsız devletler topluluğunun altı ülkesi ile imzalanmış ve taraflar bu anlaşmayla hükümetlerarası askeri ittifak kurmuşlardır.
Tarihsel olarak önemli bir jeopolitik ve jeostratejik bölgeyi kapsayan Kazakistan Sovyetler Birliği’nin dağılmasından sonra Orta Asya cumhuriyetleri içerisinde ekonomik,siyasi ve askeri alanlarda en çok gelişen ülke olmuştur. Kazakistan’ın bu gelişmesinde şüphesiz bağımsızlık sonrası Rusya Federasyonu ile kurduğu pragmatik ilişkiler ve çok yönlü dış politika benimsemesi etkili olmuştur. Hem Orta Asya da tek nükleer güce sahip olması hem de yeraltı kaynakları bakımından zengin olması Rusya’nın bu bölgeye olan hassasiyetini arttırmakta ve yeterli doğal kaynağı olmayan batının bu bölgeye yaklaşımını istememektedir.
SSCB’nin yıkılmasından sonra Rusya’nın bölgede hakimiyetinin eskisi kadar olmamasını bir avantaj olarak değerlendiren ABD,Çin ve Batı Avrupa  Orta Asya’ya  daha çok dikkat çekmekte ve bunun sonucunda da Ortaya Asya da bir  güç mücadelesi ortamı ortaya çıkmaya başlamaktadır.
Türkiye-Kazakistan ilişkileri: Ortak tarihi bağlardan Siyasi, Ekonomik, Askeri işbirliğine
Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği (SSCB) içerisinde yer alan Kazakistan’ın 1991 yılında bağımsızlığını ilan etmesiyle Türkiye Kazakistan Cumhuriyetini tanıyan ilk ülke olmuştur. Kazakistan ile Türkiye’nin ortak tarihi ve kültürel bağlara sahip olması iki ülkenin iyi ilişkiler geliştirmesinde etkili olmuştur. Kazakistan’ın Türk cumhuriyetleri içerisinde ekonomik, siyasi ve askeri alanda en gelişmiş ülke olması Türkiye’nin Kazakistan’la ilişkilerin boyutunu da belirlemektedir.  Siyasi ilişkiler bağlamında Kazakistan -Türkiye ilişkileri genel olarak iyi bir noktadadır. Nitekim Türkiye’nin Orta Asya da etkili bir ülke olması için Kazakistan ile olan siyasi diyalogunu daha çok geliştirmesi ve bu yönde politikalar benimsemesi gerekmektedir.
Kazakistan’ın bağımsızlık sonrası çözmesi gereken en önemli sorunlardan biride diğer Orta Asya ülkelerine nazaran Rus nüfus yoğunluğun en fazla olduğu bölge olması nedeniyle geleneksel yapıların ve kültürün asimile olmasını engellemekti. Bu amaçla Kazakistan kurucu devlet başkanı Nursultan Nazarbayevde bağımsızlık sonrası ülkenin resmi dilini kazakça olarak belirlemiştir. Ayrıca Türkiye ile Kazakistan arasında 2010 tarihinde gerçekleştirilen ”Türk Dili Konuşan Ülkeler İşbirliği Konseyi” de önemli bir gelişme olmuştur.
Kazakistan 1991 sonrasında ciddi bir ekonomik bunalım yaşamış, sahip olduğu petrol ve doğal kaynakların zenginliği ile bu bunalımı asgari düzeye indirmiştir. Kazakistan’ın bu özelliği başta ABD olmak üzere Rusya Federasyonu, Çin ve Batı Avrupa’nın bölgede ticari faaliyetler gerçekleştirmesine imkan tanımıştır.
Türkiye ve Kazakistan ilişkileri sadece ortak tarih ve kültürel bağlar kapsamında ilerlemiyor. Aynı zamanda Kazakistan’ın bağımsızlık sonrası uluslararası pazara entegre olmasında ABD’den sonra  Türk şirketlerinin bu bölgede ticari faaliyetler gerçekleştirmesi de etkili olmuştur.
Ekonomik ilişkilerin yanında Türkiye ve Kazakistan arasında askeri işbirliği içinde son yıllarda karşılıklı adımlar atılmaya başlandı. Bunlardan en  önemlisi 2013 yılında Azerbaycan’ın Bakü şehrinde imzalanan Türkiye, Azerbaycan, Kırgızistan ve Moğolistan arasında kurulan  ”Avrasya Askeri Statülü Kolluk Kuvvetleri Teşkilatı (TAKM)”nın kurulması olmuştur. Bu yeni oluşuma  Kazakistan’ın da dahil edilmesi gündeme gelmekle birlikte Orta Asya ve Kafkasların  önemli ülkeleri arasında askeri işbirliği gerçekleştirmek amacıyla somut adımlar atılmış oldu.
Rusya’nın Avrasya Politikasında Kazakistan’ın Yeri ve Önemi:
SSCB’nin yıkılmasıyla birlikte eski post-Sovyet coğrafyasında işbirliği düzeyi ve etkileşim önemli ölçüde azaldı.Orta Asya ülkeleri kendi ulusal çıkarları doğrultusunda yeni ekonomik ortaklıklar arama ve Batı’ya entegre olma çabası içerisine girdiler.Bu stratejik eğilim doğrultusunda da Moskova’dan hem ekonomik hem de politik alanda uzaklaştılar.Aynı durum Rusya Federasyonu için de geçerliydi.Sovyetlerin yıkılmasıyla  birlikte ekonomik sorunlarla uğraşan Rusya,eski Sovyet ülkeleriyle bağlarını koparma yoluna gitti.Ancak Boris Yeltsin iktidarının son dönemlerinde muhalif kesimin de etkisiyle bu coğrafyaya yönelen Rusya,siyasi ve ekonomik bağları yeniden kurmak için çeşitli işbirliği örgütleri kurmak durumunda kaldı.
Özellikle Putin döneminde ivme kazanan Avrasyacılık fikri,esas itibariyle 20.yy’ın başında Çarlık Rusyasında kimlik bunalımıyla ortaya çıkan bir kavramdır ve Sovyetlerin kurulmasına da fikri açıdan hizmet etmiştir.Birçok Rus bilimadamı bu fikre katkı sağlayacak çalışmalar yapmış,Sovyetlerin kurulmasıyla da fikir teorikten pratiğe dökülmüştür.Fikir genel itibariyle Rusya’nın Batı ve Doğu kültürleri arasında birleştirici bir ülke olduğunu,her iki kültürden de beslenmekle aslında hiçbir kültüre bağlı olmadığını savunur ve Avrasya’da Rusya’nın dengeleyici bir rolü olduğuna,Rusya’nın bu coğrafyada önemli sorumlulukları olduğuna işaret eder.Sovyetler döneminde kendini bulan Klasik Avrasyacılık,SSCB çöktükten sonra da Yeni Avrasyacılık olarak Rusya Federasyonunun dış politikasında sahneye çıktı.Bu bağlamda Vladimir Putin döneminde IMF’ye olan borçlarını ödeyip ekonomik sorunlarını çözen ve dış politikasında kendine daha özgür bir alan oluşturan Rusya,bölgesel aktörlerle işbirliği kurup ayakta kalabilmek,sonra da kendi başına bir kutup oluşturmak amacıyla ‘Yakın Çevre’ doktirinini benimsedi.
Aynı zamanda Kazakistan başbakanı Nursutan Nazarbayev tarafından  da Sovyet sonrası bölgede özellikle ekonomik alanda işbirliğinin artırılması için desteklenen Avrasyacılık fikri,ilk defa 1994’te Moskova Üniversitesinde Nazarbayev tarafından dile getirilmiştir.Böylece Nazarbayev fikrin tanıtıcı vazifesini üstlenmiştir.Nazarbayev’e göre Avrasya coğrafyasının en önemli güçleri Rusya,Kazakistan ve Türkiye’dir.Rusya’ya bağımlı olan Kazak dış politikası ve ekonomisi Avrasyacılık fikrine destek vermektedir.Avrasya Birliğinin gerçekleşmesi çalışmalarına destek vermek için Türk tarihiyle ilgilenen Rus tarihçi ve Klasik Avrasyacılığın kurucusu Gumilev’in adına Kazakistan’da bir üniversite kurulmuştur.Bu bilgiler doğrultusunda Nazarbayev’in Avrasyacılığının etnik değil, bölgesel olduğunu ve Rusya’nın merkeziyetçiliğini kabul ettiğini söyleyebiliriz.
Putin’in Yakın Çevre doktiriniyle birlikte bölgesel bütünleşme içerisine giren Rusya,bu ülkelerin ABD merkezli Atlantikçi yapının içerisine girmesini önlemeye çalışmaktadır.Bunu da BDT gibi girişimlerde bulunarak ve Avrasyacılık fikrini ön plana çıkararak gerçekleştirmeye çalışmaktadır.1 Ocak 2012’de Avrasya Ekonomik Alanı’nın Rusya,Kazakistan ve Beyaz Rusya arasında imzalanmasıyla amacına ulaşan Rusya,bölgede ABD etkisinin kırılmasını önlemek yolunda önemli bir adım atmıştır.2015’e doğru Avrasya Ekonomik Birliği’ne dönüşecek olan AEA’nın Avrupa Birliği’nin yapılanma modelini örnek alacağı söylense de Birlik’in Sovyetler’i anımsatacağı da konuşulmaktadır.
Uluslararası Örgütlerde Kazakistan’ın Yeri:
Bağımsızlığını kazanmasıyla beraber hemen hemen bütün uluslararası örgütlenmenin içine girmeyi başaran Kazakistan,bu konumuyla dünyada kendinden söz ettiren bir Türk ülkesi olmayı başarmıştır.Dış politikasında çok yönlülüğe önem veren Kazakistan,ekonomik gücüyle de Batılı ülkelerin ilgisini çekmeyi baaşarmıştır.
Rusya’yla olan derin ekonomik ve siyasi işbirliğinin yanı sıra NATO’nun Barış İçin İşbirliği Örgütünde bulunmaktadır.Ayrıca 2010’da Avrupa Güvenlik ve İşbirliği teşkilatının başkanlığını üstlenen Astana,Şangay İşbirliği Örgütü’nün de en önemli ülkesidir.Nazarbayev bölgedeki bütünleşme çabalarına çok önem vermiş ve bu bölgede kurulan birçok örgütün temelini de atmıştır.Kolektif Güvenlik Anlaşması Örgütü,CICA(Asya’da İşbirliği ve Güven Artırıcı Önlemler Konferansı, Orta Asya Birliği ve Avrasya Ekonomik İşbirliği Örgütü bunlardan en önemli olanlarıdır.
Türkiye’yle beraber Türk Dili Konuşan Ülkeler Devlet Başkanları Zirveleri sürecine önemli katkılarda bulunmuştur.İslam İşbirliği Teşkilatı’nda da faal olan İKÖ Dışişleri Bakanları Konseyi’nin 2011’de dönem başkanlığını yapmıştır.
Kazakistan uluslararası arenada önemli bir noktaya gelmesini dahil olduğu bu örgütlere borçludur.Bu örgütler sayesinde bölgesinde önemli bir ülke konumunu kazanmıştır.

Sonuç
Kazakistan’ın önemi jeopolitik konumundan ve sahip olduğu hidrokarbon kaynaklarından kaynaklanır.Bağımsızlığına kavuştuktan sonra diğer Türki cumhuriyetler gibi iç sorunlarla boğuşmayan Kazakistan bütün enerjisini kalkınmaya ve modern dünyada iyi bir yer edinmeye harcamıştır.ABD,Çin ve Rusya’nın bu coğrafyadaki yarışlarının odak noktasını oluşturan Kazakistan,uluslararası örgütlerde aktif rol üstlenerek,dünyayı ilgilendiren konularda söz sahibi olmaya çalışmaktadır.ABD’ye dayanan Atlantikçi sistemden ziyade Avrasyacılık’a yönelen Nazarbayev, Rusya’yla beraber Avrasya coğrafyasında önemli roller üstlenmeye hazırlanmaktadır. Nazarbayev’in Kazakistan gayrı safi milli hasılasını 2015 yılında 200 milyar dolara çıkartmayı hedeflemesi de,ülkenin Merkezi Asya’nın görünmez gücü olduğunu kanıtlamaktadır.
Gözde TOP / Boğaziçi Üniversitesi Tarih bölümü

Sinem KARADAĞ / Maltepe Üniversitesi Uluslararası İlişkiler ve AB bölümü

10 Aralık 2014 Çarşamba

Posted by uçan adam Posted on 06:30 | No comments

ORTAK TÜRK TERİMLER SÖZVARLIĞI OLUŞTURULACAK

Kazakistan Cumhuriyeti Kültür Bakanı Yardımcısı Gaziz Telebayev Astana’da gerçekleşen “Türk Halkları ortak terim fonu deneyimi” konferansı sırasında, Türkçe konuşan ülkelerin, ortak Türk terimleri konusunu görüştüğünü ifade etti. Dünyada yaklaşık 200 milyon Türk Halkı mensubu var ve bu halkları birleştiren ortaklık  ise Türk
dilidir. Gaziz Telebayev’in ifadesine göre, Kazak dili Sovyetler Birliği döneminde birkaç kez alfabesini değiştirdi.Kültür Bakanı Yardımcısı,“Bunun gibi nedenlerden dolayı Türk Halklarının bir birlerini anlaması zorlaştı” dedi. Konferansın organize komitesine göre, konferansın düzenlenmesindeki temel amaç Türk halkları arasında bilgi alışverişini düzenlemek, Türkçe terim oluşturulmasına ilişkin doğru karar almak ve terminolojinin ortak sözlerini oluşturmaktır. Kazakistan Cumhuriyeti Kültür Bakanı Yardımcısı, Astana şehrinin 2012 yılında Türk halklarının kültürel başkenti olacağını dile getirdi. Kültür Bakanı Yardımcısı Gaziz Telebayev, “Bu nedenle Kazakistan’ın başkentinde Türk halklarının kültürü ile ilgili konferanslar düzenlenecektir” dedi. Astana’da düzenlenen konferansa, Kazakistan, Azerbaycan, Kırgızistan, Türkiye, Türkmenistan, Özbekistan cumhuriyetinden ve Rusya Federasyonu’nun Türkçe Konuşan Otonom Cumhuriyetinden dil bilimciler katıldı.
Posted by uçan adam Posted on 06:27 | No comments

Gobi Çölü’nde Dinozor Yuvası Bulundu

Moğolistan’ın güneyindeki Gobi Çölü’nde, içinde 15 yavru dinozorun fosilleri bulunan bir yuva bulundu. Tugrikin bölgesinde ortaya çıkarılan yuvanın, yaklaşık 70 milyon yıl önce yaşamış “Protoceratops andrewsi” adlı dinozor türüne ait olduğu belirlendi.  Kafasının arkasında büyük bir boynuzu bulunan Protoceratops andrewsi, koyun büyüklüğünde bir ot oburdu.  Rodos Üniversitesinden paleontolog David Fastovsky, bir kum fırtınası sırasında kumulların altında kaldığı sanılan yuvadaki yavru dinozorların bir yaşından büyük olmadığı ve boylarının 10 ile 15 santimetre arasında değiştiğini açıkladı.  Şimdiye kadar ilk kez bir Protoceratops yuvası bulunduğunu belirten Fastovsky, keşfin dinozorların yaşamı konusunda önemli bilgi sağladığını kaydetti. (Anadolu Ajansı)

3 Aralık 2014 Çarşamba

Büyük Türk Hükümdarı Atilla
Başkent Budapeşte’de Tuna üzerinde yeni bir köprünün temel inşaatını yapan işçiler 6. asra ait görülmeğe değer bir lahit buldular. Anıtın analizi büyük bir hun liderinin, muhtemelen bizzat Attilla’nın kendisinin odası olduğunu ortaya koydu.
Kabri inceleyen takımın üyelerinden Budapeşte Üniversitesi tarihçilerinden Albrecht Rümschtein “Tam anlamıyıla inanılmaz” diye izah ediyor. “Hepsi gelenekte Hunlar’la ilişkilendirilen çok sayıda at iskteleti, çeşitli silahlar ve başka kalıntılar bulduk. Bunlar arasında meteor demirinden yapılmış büyük bir kılıç var ki bu güçlü Attilla’nın efsanevî ‘İskitlerin Kutsal Harp Kılıcı’ olabilir fakat bunu teyid için daha analiz gerekiyor.”

Büyük Türk Hükümdarı Atillaaa
Roma tarihçilerinin “Tanrı’nın Gazabı” dedikleri Attilla, muhtemelen Orta Asya menşeli göçebe bir halk olan Hunların hükümdarıydı. MS 434’ten genç ve güzel bir Got prensesi olan İldiko’yla düğününü kutlamak için verilen ziyafetten sonra 453 tarihindeki ölümüne kadar hüküm sürdü. Hem Batı hem Doğu Roma İmparatorlukları’na birçok askerî akını yönetti ve bu akınlar sonradan Barbar İstilası veya Büyük Göç diye adlandırılan büyük Germanik nüfus hareketlerini tetikledi. Bunlar da Roma’nın düşüşünü ve Avrupa Orta Çağı’nın başlangıcını büyük ölçüde hızlandırdı. Macarların çoğu onu ülkenin kurucusu kabul eder.
Büyük Türk Hükümdarı Atillaa
Kabir mahallinin bulunması asırlardır tartışılan Hunların ve Attilla’nın menşei ve kimliği konusuna birçok yönden açıklık getirebilir. Kazı mahallinde bulunan çömlek parçalarının ve mücevherlerin analizi şimdiye kadar pek iyi kayıt altına alınmamış bu halkın kültürlerinin menşei ve ticaret ağlarına yeni bir ışık tutabilir.
Çeviri: Prof. Dr. İskender ÖKSÜZ

26 Kasım 2014 Çarşamba

Posted by uçan adam Posted on 03:32 | No comments

ABDÜLHAMİD HAN'IN FOTOĞRAF DİPLOMASİSİ

Abdülhamid’in albüm diplomasisi

Sultan II. Abdülhamid’in 35 bin kareden oluşan fotoğraf koleksiyonu, bir zamanlar üç kıtaya uzanan varlığımızın belgesi niteliğinde. Sultan, diğer ülkelere yolladığı ‘özel çekim’ albümlerle ise Osmanlı’yı daha güçlü yansıtmış.

Devrini aşan bir şahsiyetti; 34. Osmanlı padişahı, 98. İslam halifesi Sultan II. Abdülhamid Han. İmparatorluğun son döneminde 33 yıl tahtta kaldı. Birçok tarihçiye göre, ileri görüşlülüğü ve siyasi-askerî dehasıyla cihan devletinin çöküşünü geciktirmişti. Onu tahttan indirenler dahi Sultan’ın hakkını ikrar ve iade ettiler yıllar sonra.

Sultan Abdülhamid’in etkisi geçmişte de kalmış değil. 91 yıl önce aramızdan ayrılmasına rağmen (10 Şubat 1918), Sultan’la ilgili yayımlanan her yeni belge dehasına hayranlığımızı bir kat daha artırıyor. O, döneminde olduğu gibi bugün de şaşırtmaya devam ediyor.

Yağlı ve suluboya resimler yaptığını, polisiye romanlara tutkun olduğunu, piyano çaldığını, opera ve varyeteden hoşlandığını öğrenmiştik yakınlarının neşrettiği anılardan. Bir madalyonu ortasından vuracak kadar da nişancıydı. Marangozluktaki mahareti de Han’ın bilinen hususiyetlerindendi. İlber Ortaylı’ya göre, o sultan olmasaydı marangozluktan kazandıklarıyla zengin olabilirdi. Kitap âşığıydı. Dünya başkentlerinde yeni çıkan yabancı eserleri Türkçeye çevirtip okumayı seviyordu. 30 memurun istihdam edildiği kütüphanesinde 100 binden fazla kitap bulunuyordu.
Sultan II. Abdülhamid Han’ın bir diğer merakı da fotoğrafçılık sanatı ve fotoğraf albümleriydi. Osmanlı sultanları nicedir İstanbul’dan ayrılamaz hâle gelmişti. Madem ki o gidemiyordu, o zaman Devlet-i Ali Osmani’nin görüntüsü gelebilirdi saraya. Sultan Abdülhamid, dünya tarihinin o güne kadarki en büyük fotoğraf koleksiyonunu oluşturma işine girişti. Saray, fotoğrafla kendisinden önce tanışmıştı. Kırım Savaşı’nın fotoğrafları amcası Sultan Abdülaziz döneminde Kırım’ı İstanbul’a taşımıştı. Fakat, Osmanlı toprakları başta, tüm dünyayı kapsayan bir arşiv oluşturmak Sultan Abdülhamid’e nasip olacaktı. Abdülhamid’in hobi olarak başlattığı uğraş, zamanla pek çok fotoğrafçının geçim kapısına ve Sultan’ın taşrayı yönetme aygıtına dönüştü. Uzak vilayetlerden her yıl İstanbul’a gönderilen fotoğraflar üzerinden Sultan hükmettiği toprakların gelişimini gözlemleyebiliyor, problemlere müdahale edebiliyordu. Her geçen gün büyüyen albümler Yıldız Saray’ında tutulduğu için ‘Yıldız’ veya ‘II. Abdülhamid Albümleri’ ismiyle tarihe geçti. Döneminde dünyanın en büyük koleksiyonuna dönüşen arşivin hacmi, 962 albüm ve 35 bin 535 fotoğrafa ulaşmıştı.

Üzerinde II. Abdülhamid’in tuğrası bulunan albümlerin ciltleri bile paha biçilmez nitelikte. Özenle hazırlanmış albümlerin büyük kısmı deri ve kadife kumaşlarla kaplı, ön kapaklar altın ve mücevherlerle, iç kısımları atlas ve kumaşla tezyin edilmiş. Albümlerin tek fotoğraflık olanı da var, 300 fotoğraf içereni de. Paspartulu ve süslenmiş fotoğrafları içeren albümlerin bir bölümünde fotoğrafları çeken ve düzenleyenlerin isimleri ile albüme verilen kod numaraları bulunuyor. Albümlerden İstanbul ve Mısır’ı yansıtan üçü renkli.

İlk bakışta Saray’dan pek dışarı çıkmayan II. Abdülhamid’in, Ermeni Abdullah Biraderler, Vichen, Hovsep ve Kevork ile Rum Vasilaki Kargopoula gibi devrin ünlü fotoğrafçılarına sipariş ettiği, kimi zaman da ünlü fotoğrafçılardan satın aldığı bu fotoğraflar sayesinde hem Osmanlıyı hem de dünyayı izlediği anlaşılıyor. Sultan, bu fotoğraflar üzerinden dünya siyasetini takip edip politikalar geliştirmiş. Ama fotoğraf ilgisini sadece devlet yöneticiliğiyle kısıtlı tutmamış. İyi bir fizyonomist (insanların yüz çizgilerinden karakterleri ile ilgili ipuçları çıkaran kimse) olan Sultan, fotoğraflara bakarak insanların karakterlerini anlamaya çalışıyordu. Askerî okullara alınacak talebelerden, affedilmesi öngörülen mahkûmlara kadar çoğu kararını verirken yazılı raporların yanı sıra çektirdiği fotoğrafları kullanıyordu. Sultan’ın karakol açılışlarına bile özel fotoğrafçılarını gönderdiği ve fotoğrafçılarını genelde güvendiği askerlerden seçtiği biliniyor.

Sultan II. Abdülhamid, özenle çektirdiği fotoğraflar üzerinden, dönemin güçlü devletleri İngiltere, Fransa ve ABD’ye yönelik tarihin ilk kamu diplomasisi hamlesini de başlatmış. Sultan, fotoğrafın bu kullanım alanını keşfettiğinde o güne kadar yaygın olan ‘fotoğraf, harici gerçekliğin birebir kaydedilmesidir’ olduğu yönündeki objektif fotoğrafçılık kanısının bir yanılgı olduğunun da farkına varmış. Fotoğrafın pekâlâ manipüle edilebileceğini gören Padişah, Osmanlıları ve devleti güçlü gösteren yüzlerce fotoğraftan oluşturduğu albümleri dönemin ABD başkanına, İngiliz kraliçesine ve Fransız imparatoruna göndermiş. Osmanlı Devleti’nin dimdik ayakta ve hızla kalkınmakta olduğunu gösteren bu fotoğrafların, büyük bir savaşa sürüklenen dünyada Osmanlı’ya yeni dostlar kazandıracağı ve muhtemel düşmanları caydıracağı ümidindeymiş Sultan. Bunun için özellikle devleti kudretli gösteren yer, mekân ve araçların fotoğrafları çekilmiş. Çekimler sırasında fotoğrafın gücünü artıracak yöntemlere başvurulmuş. Askerlerin elindeki silahlar, parlaması için yağlanmış; bahriyelilere en güzel, en beyaz üniformalar giydirilmiş; askerî birlikler her zaman yoğun görünecek ortamlarda fotoğraflanmış. Kadraja girecek askerlerin üniforma, silah ve atları özenle seçilmiş. Sultan, beğenmediği fotoğrafları da yeniden çektirmiş.

II. Abdülhamid’in devlet adamlarına gönderdiği bu albümler zamanla bu ülkelerin millî kütüphanelerinde yerlerini almış. Abdülhamid’in orijinalleri İstanbul Üniversitesi Kütüphanesi’nde bulunan albümlerinin nüshaları British Museum, ABD Kongre Kütüphanesi ve Bibliotheque Nationale gibi kütüphanelerde bulunuyor bugün. Bu albümler İstanbul’daki orijinalleriyle kıyaslandıklarında Sultan’ın her ülkeye farklı albüm hazırlattığı, bunu yaparken de o ülkenin özelliklerini veya o ülke insanının ilgisini neyin çekebileceğini dikkate aldığı görülüyor.
Sultan’ın Washington’a gönderdiği kırmızı deri kaplı 36 albümdeki 1200 fotoğrafa bugün Kongre Kütüphanesi’nin web sitesinden ulaşmak mümkünHarvard Üniversitesi de, dünyanın önde gelen kütüphanelerinde itina ile saklanan bu fotoğrafları dergi formatında bir araya getirip yeniden yayımlamışBenzer bir faaliyete, İstanbul Üniversitesi Kütüphanesi’nde orijinalleri korunan fotoğrafları dijital ortama aktaran ve yayın haklarını elinde bulunduran İslâm Konferansı Teşkilâtı Tarih Sanat ve Kültür Araştırma Merkezi (IRCICA) de girişmiş. Daha önce Abdülhamid’in albümlerindeki İstanbul fotoğraflarını (İstanbul Kültür AŞ’nin desteğiyle) bir araya getiren IRCICA, ‘Fotoğraflarla Osmanlı Döneminde Kudüs’ albümünü yayımladı. Bu albümdeki fotoğrafların çoğu Yıldız Albümleri’nden alınmış. Metin yazarlığını araştırmacı-gazeteci Kerim Balcı’nın üstlendiği albüm için ‘Abdülhamid’in fotoğraflarına dayanılarak hazırlanmış en etkileyici çalışma’ demek mümkün.

Balcı, Sultan Abdülhamid’in yürüttüğü fotoğraf diplomasisinin etkisine inandığı için yer almış projede. “Bu fotoğraflarda Osmanlı’nın Kudüs gibi bir coğrafyayı dört asır boyunca nasıl barış içinde yönetebildiğinin kodlarını bulmak mümkün.” diyor. Bu kodların deşifre edilmesi gerektiğini vurgulayan Balcı, şu değerlendirmeyi yapıyor: “Çünkü her fotoğraf fotoğrafçısının ve tabii son tüketicisi olan Saray’ın beklentilerinin etkisini de beraberinde taşıyordu. Osmanlı döneminde çekilmiş fotoğrafları peş peşe sıralayan bir albüm Osmanlının Kudüs’ünü ortaya çıkarmış olmayacaktı. Her fotoğraf beraberinde fotoğraflanan mekânın, fotoğrafçının, fotoğrafta hayatının bir anı resimlenen insanların ve tabii dönemin hikâyesini içerir. Bütün bu hikâyeleri anlatmak gerekiyordu. Bizimki bu sebeple, metni yoğun bir albüm oldu. Tamamı 400 sayfa civarındaki albümde 800 kadar fotoğraf, belge ve çizimin yanında 130 sayfalık metin de var.”
IRCICA’nın yayımladığı Kudüs Albümü oluşturulurken üç kaynaktan faydalanılmış: IRCICA’nın elinde bulunan Yıldız Fotoğraf Arşivi, Amerikan Kongre Kütüphanesi’ndeki fotoğraflar (Osmanlı döneminde Kudüs’te faaliyet gösteren American Colony Stüdyoları’nın çektiği) ve nihayet Londra’daki Palestine Exploration Fund’ın arşivi. Kerim Balcı, albümü hazırlarken ille de yayımlanmamış fotoğraf bulma kaygısı gütmemiş. Onun için önemli olan daha önce yayımlanmış da olsa fotoğrafın hiç anlatılmamış hikâyesini aktarmak. Yine de albümde daha önce bir araya getirilmemiş siyah beyaz fotoğraflar ve bunların fotokrom tekniğiyle renklendirilmiş versiyonları basılmış.

Balcı, hazırladığı albümün bugüne kadar yayımlanmış Kudüs albümlerinden önemli iki farkı olduğunu söylüyor: İnsan ve İslam vurgusu. Bu farklılığı şöyle açıklıyor: “Bundan önceki albümlerin bazısı, Siyonist kaygılarla yayımlanmış ve Filistin’in Yahudi göçlerinden önce bomboş olduğu hissini vermeye çalışmış. Bunlarda neredeyse hiç insan göremezsiniz. Fotoğraf altlarındaki yorumlarda Filistin’in Yahudi göçleri öncesinde ne kadar metruk ve yıkılmış hâlde olduğu notlarını görürsünüz. Diğer taraftan, Evanjelik Hıristiyan kaygılarıyla hazırlanmış albümlerde Osmanlı Kudüs’ünün çehresinin korunmasından ziyade Hazreti İsa dönemi Kudüs’ünün çehresinin kurgulanması kaygısını görürsünüz. Bu fotoğrafların Hazreti İsa’nın gerçekten de Filistin ve Kudüs’te yaşadığına insanları inandıracağı düşünülüyordu. Hatta fotoğrafçılar bu albümlere ‘Beşinci İncil’ nazarıyla bakıyorlardı. Bir de o dönem fotoğrafçıları eserlerini satabilmek için en fazla ilgi çeken tipleri arıyorlardı. Müslümanlar ilginç görünümlü insanlar değildi. Yemen Yahudileri, Ermeni ustalar ve papazlar Batılı fotoğraf tüketicilerinin ilgisini çekiyordu. İlla Müslüman fotoğrafı çekilecekse dilenciler, bedeviler ve cüzzamlılar seçiliyordu. Biz bütün bu önyargıların ve pazar kaygılarının içinden gerçek Kudüs’ü ortaya çıkarmaya çalıştık. Bu açıdan ‘Osmanlı Dönemi Kudüs Albümü’ demedik, ‘Fotoğraflarla Osmanlı Döneminde Kudüs’ dedik. Zira sergilemeye çalıştığımız fotoğrafların kendisi değil, fotoğraflar üzerinden hikâyesi anlatılan Kudüs’ün kendisidir. Zaten Abdülhamid de fotoğrafları böyle kullanıyordu.”

Fotoğraf sadece fotoğraf değildir, çok şey anlatır ardını görebilene. II. Abdülhamid de fotoğrafların çerçevelerini aşan gücünden sonuna kadar istifade etmiş hükümdarlığında. Dışa karşı imparatorluğunu güçlü göstermiş, sınırlar dâhilini de görsel olarak izlemiş. Âdeta devletinin sınırlarını silinmez belgelerle arşivlemişDünya kütüphanelerinin en özel odalarında sergilenen bu albümler amacına ulaştığının da göstergesi değil mi?


Abdülhamid’in fotoğrafları geçmişi analiz imkânı veriyor

Prof. Dr. Vahdettin Engin (Marmara Üniversitesi Öğretim Üyesi): “Sultan II. Abdülhamid’in fotoğraf merakını birkaç yönden değerlendirmek gerekir. Öncelikle teknolojiye meraklı bir insan. Dolayısı ile o yıllarda dünyada ortaya çıkan teknolojik aletleri kullanmayı seviyor ve önemsiyor. Fotoğraf makinesi de o dönemin önemli teknolojilerinden. Tabii teknoloji merakı işin bir yönü. Esas olarak fotoğraflarla ilgilenmesini, onun devleti idare etme anlayışında aramak lazım. II. Abdülhamid idaresi aslında merkezî yönetimin güçlü olduğu bir nevi ‘Başkanlık Sistemi’ gibi işliyordu. Çünkü geniş bir coğrafyaya yayılmış olan devleti ayakta tutabilmesi buna bağlıydı. Özel günler ve bazı merasimler sayılmazsa genellikle Yıldız Sarayı’ndan ayrılmayan II. Abdülhamid, hükmettiği coğrafyada olan bitenlerden haberdar olmak için fotoğraflardan yararlanıyordu. Ülkede olan bitenleri ve imar faaliyetlerini gözlemlemek amacıyla ülkenin her tarafından fotoğraf çektirir ve bunlara bakarak değerlendirmelerde bulunur, kararlar alırdı. Mesela Elazığ vilayet konağı açılışının fotoğraflarına baktıktan sonra, sofra takımlarının çok zevksiz olduğu yönünde yetkilileri eleştirmiş, ayrıca harcanan para ile pekâlâ daha güzel bir bina yapılabileceğini belirtmiştiAyrıca oluşturduğu albümleri Amerika, İngiltere, Japonya ve başka ülkelere de göndererek ülkesini tanıtmaya çalıştı. Tabi bu aynı zamanda bir propagandaydı. Bu albümler tarihçiler için bir hazine niteliğinde. Çünkü padişah nasıl ülkenin mevcut durumu hakkında kendi döneminde gözlemler yapmışsa, biz de şimdi o yıllarla ilgili olarak birebir gözlem yapma imkânı buluyoruz. Bazen bir fotoğrafın birçok sayfa yazıdan daha fazla bilgi verdiği muhakkak.”

KaynakAksiyon

20 Kasım 2014 Perşembe

Posted by uçan adam Posted on 09:34 | 1 comment

KIRGIZLARDA KARTALLA AVCILIK GELENEĞİ

Türk tarihinde yaklaşık 3 bin yıldır devam eden gelenek... KARTAL AVCILIĞI

Kırgız kartal yetiştiricileri henüz uçmayı bilmeyen küçük kartal yavrularını yuvalarından alıp avcılık ve spor müsabakaları için yetiştiriyorlar. Bir çırpıda koca bir kurdu yakalayıp öldüren bu yırtıcı kartallar Kırgız'ların ellerinde sanki evcil hayvanlar gibi uysal ve eğitimli duruyorlar.
Dünya'da geleneksel olarak sadece Kırgızistan Kazakistan ve Moğolistan'ın bir bölümünde yapılıyor.


Bu konuda Yrd. Dç. Dr. Ahmet Güngör Bey'in kıymetli çalışmasını sizlerle paylaşmak istiyoruz. 


Yrd. Dr. Ahmet Güngör Bey'in hazırlamış olduğu akademik araştırma

Özet
 Kırgızlarda alıcı kuşlar arasında yer alan kartalın yakalanarak eğitilmesi, beslenmesi ve avlanması ile ilgili terminoloji, güncelliğini bugün de devam ettiren folklorik dil unsurlarıdır. Kartalla avcılığın yanı sıra diğer alıcı kuşlarla avlanma usullerine yönelik terminolojinin kimi zaman yazılı ve sözlü basında yanlış kullanıldığı görülmektedir. Teknoloji, sanayi vb. iletişim araç ve gereçlerinin gelişmesi neticesinde bu tür avlanma tarzını meslek haline getirenlerin sayısı gün geçtikçe azalmaktadır. Yeni kuşağın ilgisinin azalması neticesinde dile dayalı terminoloji ya yanlış kullanılmakta ya da unutulmaya yüz tutmaktadır.  Av ve avlanma usulleriyle beraber ortaya çıkan inanç, gelenek- görenek, giyim kuşam, beslenme biçimi her şeyden önce tarihi kültürel zenginliklerdir. Bu nedenle alıcı kuşlar ve kartalla avcılığa dair dil, etnografik unsurların araştırılarak gelecek kuşaklara aktarılması dilciler kadar budunbilimci ve halkbilimcinin de görevleri arasındadır.


0. Giriş
Yeryüzünde insanlık tarihi kadar eski ve onun varlığıyla özdeşleşen av ve avcılık, neolitik çağdan kalma mağaraların gün ışığı görmemiş duvarlarında, kemiklerde, kayalıkların yassı yüzeyinde ilkel sanatçılar tarafından konu olarak ele alınıp resimlenmiştir. Avlanan hayvanlar (geyik, yaban domuzu, elik vd.); insanoğlundan üstün yetenekleriyle (gücü, hızı, uçabilme vd.) korkulan, saygı duyulan kimi zaman da kutsanan varlıklara dönüşmüştür.
Pazırık Kurganı, Sibirya, Moğolistan, Kazakistan’da (altın elbiseli adam vd.) yapılan arkeolojik kazılarda ele geçen toka, kemik, eyer, altın ve gümüş kemer vd. eşyalar üzerindeki kuş, yırtıcı hayvan motifleri; Türk halklarında avcılığın bir meslek, yaşam biçimi, geçim kaynağı, spor ve savaş sanatı olarak algılandığını göstermektedir.
Kırgızistan’ın farklı bölgelerinde yapılan arkeolojik kazılar sonucunda ortaya çıkan kemik ve silahlar üzerinde, kaya ve taşlardaki petrogliflerde av ritüellerine rastlanmaktadır. Sözlü halk dilinden günümüze kadar gelen destan, efsaneler arasında önemli yer tutan Koca Caş Destanı ve VII- IX. asırlararası Çin tarihi kaynaklarına göre Kırgızlar yalnız hayvancılıkla değil, avcılıkla da hayatlarını devam ettirmişlerdir. Ceylan, geyik, karaca avlamışlar, yönetimlerine giren halklardan vergi olarak sincap ve kunduz derisi almışlardır. Avcı yaşam tarzı günümüz Kırgızistan’ının dağlık bölgelerinde halen güncelliğini devam ettirmektedir.1
Kırgız boy adlarından ikisinin Kuşçu ve Balık kartalı olduğu görülmektedir. Bir toplumdaki avcıların alıcı kuşları eğitme, yetiştirme ve avlanmadaki beceri ve ustalıkları babadan oğla geçen bir meslek haline gelmiş, bu durum zamanla boy adına dönüşmüştür. Yine bürküt adına dayalı toponim adlarının Bürküt-Uya (Kartal Yuvası), Bürküt-Say (Kartal Tepesi) Kırgızistan topraklarında yer aldığı görülmektedir.2


Geçimini hayvancılıkla sağlayan toplumlarda “hayvan totemi”; dinsel ve büyüsel bir ilişki çerçevesinde toplanmış, hayvanlar büyük bir önem kazanmış, sonunda kutsal niteliğe bürünmüştür. Yırtıcı hayvan, kanatlı ve alıcı kuşlar; insanlara göre olağanüstü kabul gören yetenek ve becerileri sonucu yaşamın paydaşı olmuş, saygı gören ve kutsanan varlıklara dönüşmüşlerdir.
Alıcı kuşlarla avcılık; Altay, Sibirya halklarında olduğu gibi Kırgız, Kazak toplumlarının kıtlık, açlık ve hayvanlarının toplu ölümlerine sebep olan cut (her dört beş yılda bir gelen yoğun kara kışla)la karşı karşıya kalmasının önemli sonuçlarından biridir. Ateşli silahların olmadığı, ok ve yayın av hayvanına ulaşamadığı, bindikleri yılkıların insan boyu kadar karda hızlı hareket edemediği ve insan gözünün göremediği zamanlarda doğan, şahin ve özellikle de kartalla avlanma sonucu; maral, dağ keçisi, geyik vd. büyük baş hayvanların eti, derisi göçebelerin ümidi, yaşam dayanağı olmuştur. Bu hayvanların derileriyle soğuktan korunmuş, etleriyle de karınlarını doyurmuşlardır. Boyların kendi aralarındaki savaşlarının yanı sıra arazi ve iklimle mücadelelerinde kartal ve diğer alıcı kuşlar, çetin kış şartlarından canlı çıkmalarını sağlayan hayat arkadaşları, ümitleri ve kanatlı soydaşlarıdır.


Kırgız dilinin sözcük hazinesini ilk olarak avcılıkla ilgili terimler ve kavramlar oluşturmuştur. Daha sonra hayvancılık,3 sonra çeşitli meslekler,4 güncel hayatla ilgili terimler yavaş yavaş toplumun dilinde yerleşmeye başlamıştır. Mesleki alanlara dayalı leksikolojik çalışmaların öncülerinden biri K. K. Yudahin olmuştur (Kırgızça-Orusça Sözdük, 1940). Yudahin atasözleri, bilmece,  inanç ve etnografya araştırmaları üzerine de çalışmıştır.



Anadolu halk dilindeki hırhır, kahraka sözcükleri tamamen sese dayalı yansıma sözcükler olup Krg. barkıra (gümbürdetmek, bağırmak, böğürmek, boğazını yırtarcasına bağırmak, yüksek sesle küfretmek) sözcüğünün anlamsal çağrışımlarıyla örtüşmektedir. Kahraka II11 kartal adı olarak kullanılırken karkıra Kırgızca’da turnanın adıdır.12Yukarıdaki açıklamalardan sonra “bürküt” sözcüğü, Türkçe kökenli olup kartalın fiziki durumu, duruşu, diğer canlıları ürperten sert, keskin bakışı, sesi ve avını pençeleriyle yakalayıp bastırarak üzerine çullanmasını çağrıştırmaktadır.
1. Kırgızlarda Alıcı Kuşlarla Avcılığın Tarihçesi ve Kartalın Yeri
Alıcı kuşlarla avcılığın tarihçesi 4000-5000 bin yıl öncesine kadar gitmektedir. Kuşların eğitimi, kuşlarla avlanma usulleri ilk Doğu Asya’da başlamış ve oradan Asya halkları aracılığıyla Avrupa’nın içlerine kadar yayılmıştır.13 Arkeolojik kazılarda farklı kurganlarda ele geçen ahşap, mermer, bronz, gümüş, altından yapılan kartal ve diğer av hayvanlarına ait heykeller, bunun açık delili olarak görülebilir. Ayrıca bu hayvanlar kutsal oldukları için ölen insanlar açısından değer taşımış “ongun” olarak görülerek diğer dünyada da (cennette) onlarla birlikte olmak istenilmiştir.
Kırgızlarda avcılık, alıcı kuşların eğitimi (kartal, doğan, şahin, atmaca) ve bu eğitilen kuşlarla avlanma usulleriyle ilgili ilk bilgiler V. yüz yıla aittir.  Çin tarih kaynaklarına göre Kırgızlar (Hakaslar) VII. asırda; kanatlılardan kaz, leylek, karga, sagızgan, karçıga (kuş) avladıkları, hayvanlarla (köpek, kartal) avlanmayı yaşam biçimi haline dönüştürmüşlerdir.14  A. N. Bernştam da Kırgızistan’ın İvanovka köyünde Kırgız çadırı motifli tarihi bir kabın kapağında kartal figürünün yer aldığını belirtmektedir


Yeryüzünün her yerinde bulunan, yırtıcı kuşların en büyüğü ve güneşe çıplak gözle doğrudan bakabilen nadir canlı türünden biri olan kartal (falconidae) uzun kanatları, sağlam ve

çevik yapısı, çok kuvvetli gaga ve pençeleriyle gündüz yırtıcı kanatlılarındandır. Çok türü bulunan kartal özellikle salgın hastalıkların kaynağı olan hasta hayvanları; tilki, porsuk, tavşan, kurt vd. avlayarak adeta tabiatta denge unsuru rolünü üstlenmektedir.
Kartal, Kırgız, Kazak ve diğer Orta Asya Türk halk destanlarında kanatlı yırtıcı kuşlar içinde en güçlü, kudretli kuş olarak kabul edilmekte “alp karakuş” olarak adlandırılmaktadır. Aklı, gücü, yüceliği, güzelliği, gençliği vd. özellikleriyle yeniden yaratılışı sembolize ettiğine inanılmaktadır. “Töştük” efsanesinde bir alp kara kuş sırtına bindirip yer altından yeryüzüne çıkararak iyi karakter ve davranışları Töştük’e vermektedir. Yine birçok dünya halklarında gelecekten haber veren, ruhları öte dünyaya götüren, gökle yer arasında aracılık yapan kutsal bir kuştur.19
Kartalın Sibirya halklarında totem olması bir yana tabiattaki bütün canlıların mevsimine göre yeniden hayat bulması ve güneşi kontrol ettiğine inanılır. Kuzey Asya’da şaman giysileri üzerinde kuş motifi, kuş kanat ve tüylerinin bulunması şamanın bu objeler aracılığıyla öte dünyaya uçabileceğini sembolize etmektedir. Söz konusu objeler, bazı araştırmacıları giysinin sembolize ettiği koruyucu ruhun ya da cinin insan ve kuş olduğu fikrine götürmüştür.20
Özellikle bu bölgede yaşayan Türk soylu halklarda kartalın totem olarak ayrı bir yeri ve önemi vardır. Yakut boylarının her biri bu kanatlı hayvanı totem olarak benimsediği gibi kendi boy ve soyunun kartalı kabul ederek (Dağlık Yakutlar, Yakut - Horinler, Kangallar, Kaçinler, Teleütler) saygı gösterip kutsamışlardır. Hatta Teleütlerin Markim boyu, kendi soylarının kartaldan geldiğine inanmaktadırlar.


Kırgızlar arasında kartalın özellikle totem olarak kabul edildiğine dair ayrıntılı bir bilgi olmamasına rağmen tabiattaki kültlerle yakından ilişkili olduğu kabul edilmektedir. Çocuk ve hamile kadınlara musallat olan kötü iyelerden (ruhlardan) kurtulmak için kartal getirilerek bela ve kötülüklerden arınılacağına inanılır. Doğumu zor geçen kadınların bulunduğu yere kartal getirilerek doğumun kolay geçmesi sağlanır. “Kartalı olan eve şeytan girmez” inancı vardır. Çoluk- çocuk kartalın önünden geçmezler. Kartal kazara öldüğünde ailenin bir ferdi ölmüş gibi üzülünür ve yası tutulur. Kartal ölüsü, beyaz beze sarılarak kuş yuvalarına yakın bir yere gömülür. Kartalın kanatları, kuyruk tüyü,  kafa derisi, pençesi evin duvarına ya da beşiğe asılarak evi ya da çocuğu kötü iyeler, felaket, afet, nazar ve belalardan koruması beklenir. Yine cin çarptığına inanılan insanın kafasına kartal oturtulur. Baş ağrısı için kartal tüyünden yapılmış yastık kullanılır.
Kırgız münüşkör, bürkütçüleri: kartalı yaşadığı yer, tüy, renk, av becerisi, cesaret vd. özelliklerine göre 65 türe ayırır ve onların arasından ancak 19 cinsinin eğitilerek avlanabileceğini ifade etmektedirler (1. Buudayık, körbödük, 2. Alp karakuş, 3. Muz murut, 4. Kara cündüü kabırık, 5. Çöl, 6. Çögööl, 7. Karala, 8. Kapkara, 9. Kara köö, 10. Kuu kaşka, 11. Konur çegir, 12. Şaşkalan sarı, 13. Üç ala, 14. İbi kız, 15. Kuu çegir, 16. Bay kaşka, 17. Bay konur, 18. Baatır kaşaka, 19. Çokunun karası).21 K. K. Yudahin kartalları birbirinden ayıran özellik ve terminolojiyi Kırgızca- Rusça sözlükte vermektedir. Kırgız bürkütçüleri arasında yaygın olarak bilinen kartallar ve özelliklerine değinmek istersek ilk akla gelenler: buudayık, Şodokonun kartalı, bağ kartalı, tınar, çöl kartalı, çöl sarısı (Alatoonun dönme kartalı), tonar, kuu çegir, may çegir, töö kamdat, cılan köz, ak kırçoonun bürkütü, kancıgaluu karakar, küngöy kartalı, Alaydın ak közü, sazdın kara çakıldagı, ışkınçı, muz murut (Alay Pamir’de), baş sırga, kurt çıçaar, çumgal bürkütü, ur tokmok, İndistandın kök ayak, Orolmo tonun ak iyin (kulunla tay alan), İlenin çölü (kurt, geyik alan),  Arkalıktın bürkütü  vd. kartallardır.


Bu kartallar arasında münüşkörlerin eğitmek istemedikleri Alatoo’nun (Aladağların) dönme kartalı olarak bilinen çöl kartalı, çöl sarısı, too karası, kuu çegir, kara çakıldagı ve ışkınçı kartalıdır.
Çöl kartalı diğerlerinden hiçbir özelliğiyle farklı değildir. Kanat kuyrukları iyice belirginleştikten sonra tek başına avlanır. Belirli bir zaman sonra tırnakları düşer ve avlanamaz duruma gelir. Çöl sarısı ve too karası, kartalları eğitme zahmetine değmeyen alıcı kuşlardır. Çöl sarısı çoğunlukla Alay ve Alay-Kuu taraflarından gelir. Sağ baldırında bir kibrit batırılacak kadar delik vardır.
Halk, Kuu çegir’i felaket getiren kartal olarak bilir. İyi avcı olmaması nedeniyle tercih edilmez. “Sazdın kara çakıldağı” olarak bilinen kartal, sazlıklar arasında ördek, balıkları avlayarak yaşamını sürdürür. Işkınçı ise anasının yakaladıklarıyla yaşamını sürdürür. Münüşkörlör bu kartalı da eğitmeye değmez gözüyle bakarlar. Yine Tonar da itibar edilmeyen kartallardan biridir. Başı sarı, gagasının ucunda ise nişan vardır.  Bu kartal “barçın” olduğunda (biraz geliştiğinde) beyaz tüyleri kararır. İnsana alışmaz ve baş eğmezler. Eğitmek bir yana yakalanması da zordur Cesaret ve atılganlıklarıyla ön plana çıkan kartallardan biri “töö kamdat”tır.  Kartalların en iri olanıdır. İtelgi gibi yırtıcı kuşlara pençesiyle vurur. Pençesindeki arka tırnak çok sert ve güçlü olduğu için yakaladığı canlıyı sağ bırakmaz. Arka tırnak adeta hançer görevi görür. “Cılan köz” kartal ise yılan gibi hızla hareket edip tilkiyi yakalar. “Ur tokmok” tilki aldığı gibi korkusuzluğuyla da nam salmıştır. Avının küçük büyüklüğüne aldırmadan her hayvana saldırabilir. Çöl kartallarından biri olan Ak kırçoonun bürkütü de genellikle tilki avlar. Kanat sırtlarında beyaz ipe benzer çizgisi vardır. Yine kanat altlarındaki tüylerinin ikisi kısa ikisi uzun olan “ kancıgaluu karakar” da iyi tilki avlayabilen kartallardan biridir. Kurnaz, çabuk hareket eden tilkilerin baş düşmanı ise “Keregendüü kara köz”dür. Önce avına kanatları ile vurarak sersemletir, yukarı süzülerek uçar ve sonra tekrar kaçmaya çalışan tilkinin tepesine çöker. “Kabka”nın gagası uzun bacakları ise kalındır. Teskıy kartallarının gerdanında sedef gibi parlak tüyleri vardır. “Alaydın Ak Közü” nün gözleri, keçi gözleri gibidir. Çok tüylü ve kabarıktır. Alay Pamir’de yaşayan “Muz murut”un ise burnu kıllı, “Baş sırga”nın ise yırtıktır. Halk arasında “Baş sırga uçup pençesine düşen hiçbir canlı canını kurtaramaz” sözü yaygındır.22
“Şodoko’nun kartalı” diye bir söz vardır. Bu kartal kartalların en iyi kapanı sayılır. Kartalların, ufak kuş, güvercin, keklik, kaz, ördek, boz keklik sülün gibilerini avlayanlarından daha vahşi hayvanları kurt, tilki, vaşak gibi hayvanları avlayan kartallar daha makbuldür. Bu nedenle alıcı kuşların tamamına avcı kuş denmez.


Kartal tilkiden başlayarak azılı cırtkıç-kaman (yabani domuz) kurda varıncaya kadar 30- 40 yıl boyunca avlayabilmektedir 2. Kartalın Eğitimi ve Kartalla Avlanmaya Dayalı Terminoloji
Kuluçka döneminde dişi kartallar yuvalarında ötüşürler. En iyisi iki yumurta yumurtlar ve kırk ya da kırk beş gün sonra mayıs ortalarına doğru civcivler yumurtadan çıkar, yaza doğru kanatlanıp en sıcak günlerde uçmaya başlarlar. Yavru kartallar yuvada ne görmüşse uçarken gördüklerini, bildiklerini uygularlar.  Bunlar yuvadayken bile dağ sıçanı,  porsuk gibi hayvanlarla beslenmeye alışkındırlar. Biraz büyüyünce diğer hayvanları pençelemeye çalışırlar. Ana ve baba kartal yavrularına avcılık yapmayı öğrettikten sonra kendi başlarına bırakırlar.
Kartal avcı kuşların en büyüğüdür. Dört yaşındaki kartala “Barçın” kartal yavrusu denir. Doğancıların en büyüğüne bürkütçü “kartalcı” denir. Diğer avcı kuşları çağırmaya alıştıran insanlara “doğancılar”, ya da “kuşçular” denir. Kartal geniş kanatlarını yayarak hava boşluğunda serin rüzgârla birlikte süzülerek uzaklara uçmayı sever. Kartal kendinden irice hayvanlara da saldırır. Yüksek yerlerde, yüksek dağları yuva edinerek yaşamını devam ettirir. Bu avcı kuşu avlanmak için eğiten insanların bedenen ve zihnen diğer avcı kuşları yetiştiren insanlardan daha fazla efor sarf etmesi gerekir.
Bütün kartallar, avını görünce hemen saldırıp pençelerini avlarına geçirirler. Avını sert biçimde pençelemesi çok kızgın olduğunu gösterir. Kartal avını diğer yırtıcılardan kıskanır. Hatta sahibinden kıskanan kartallar bile vardır. Avını başka yırtıcılarla paylaşmamak için kanatlarını avını çevreleyecek şekilde açar. Kartalcı, kartalı koluna kondurup “şukşur” dediğinde kartal çok kızar.
Kartal keskin bakışlı bir kuştur. Doğancı sözünden ziyade kartalcı sözü daha çok yaygındır. Kartalla avcılık yapmak için uysal ve güçlü yılkı gerekir. Onun günlük yemini aksatmadan vermek gerekir. Böyle yılkılar hırslı olur. Kartalı sürekli kola kondurup yılkı üzerinde ava gitmek için hem yılkının hem avcının hem de kartalın güçlü olması gerekir.  Kartalların yaşadığı ve yuva kurduğu yer ne kadar yüksek olursa diğerlerine göre avcılık yeteneği daha üstündür. Küngöy ve Teskey Alatoo kartallarının yanı sıra Narın dağlarının kartallarına “Dağ kartalları” denir.  Çünkü bu kartallar diğer kartallara göre avını daha hızlı yakalar.


Eğri keskin gagası, taş gibi sert kaslı ayakları, mızrak gibi pençeleriyle avına direkt saldırır. Keskin sivri pençeleriyle avını yakalar ve özellikle tilki ve kurdu belinden yakalamışsa belini kırar.
3. Kartalın Yaş ve Tülemesine Dayalı Terimler
Münüşkörler, kartalın rengine tülemesine bakarak yaşını, avcılığını, gücünü her bir özelliğini inceden inceye ayırıp adlandırmıştır
Tüy dökme zamanı bütün kuşlar için aynıdır.  Bu zaman kuşlar için faydalıdır. Çünkü dökülmüş tüylerin yerine yenileri çıkar ve kuşlar da kuvvet bulur.  Kırgızistan’da genellikle nisan ayında havalar ısınmaya başlar. Kuşları tületmek için kartalcılar kartallarının yemini azaltırlar ve kuşların kilosunu kontrol ederler. Zamanla kartal zayıflamaya başlar.  Ayakları da şişer. Bu da kartalı formuna sokar. Yemini kontrollü olarak azalttıkça kartalın eti sertleşir ve tüyleri tamamıyla dökülür.
Kartalın her bir kanadında beşer tüy vardır. Bu tüylerin kısa olanlarına “cergesi” denir. Hakiki avcı kuşların kuyruklarında on iki kuş tüyü olur. Sadece bir yumurta yumurtlayan kartalların kuyruğunda ise on üç kuş tüyü olur. Bu da iyi alıcı kuş olduğu anlamına gelir. Bu tür kartallar çok nadirdir. On beş, on yedi kartal yuvasından sadece bir tane çok iyi alıcı kartal ya çıkar ya çıkmaz.
Kartal tüy döküp bitirine kadar ağustos ayı gelir. İlkbahar aylarında hayvanlar tüy dökerek tülerler. Çiftleşerek ürerler. Sonbahar gelince de kartalın tüyleri gürleşir. O zaman kartalcı, kartalın yemini arttırır. Ne kadar yiyip kilo alırsa alsın der. Bu sırada eylül ayı ortaları olur.  Kartalın kanatları,  kuyrukları iyice gelişir, tüyleri su samurununki gibi parlayıp kendi durumuna gelir. Buna temiz tüleme denir. Çünkü tüylerin hepsi dökülüp yeni parlak tüyler çıkar. Bir de benekli tüleme vardır. O tülemede tüyler tamamen dökülmeden yeni tüylerin arasında eski tüyleri de görülür.
Kartalın yumurtadan yeni çıkan cücüğüne balapan denir. Biraz büyüyüp av aramak için uçtuğu döneme bozum (iki yaşında olan kartal) denir. Sonra ımtülök, küntülök ve barçın olur. Barçından sonra sanki yılkıyı “asiy” diye saydığımız gibi bir barçın, iki barçın, üç barçın, dört barçın diye devam eder. Bir yumurtadan ikiz yavru da çıkabilir. Kartalın tülemesi (tüy dökmesi) diğer tek tırnaklı ya da çift tırnaklı hayvanlardaki dişe dayalı yaşın göstergesidir. Bu nedenle yuvasından ya da ağla yakalanan kartal yavrusunun tüleme dönemleri bürkütçüler tarafından dikkatle izlenir. Yem verme ve eğitim süreci buna bağlıdır. Tüleme ve yaş dönemlerini aşağıdaki gibi sıralamak mümkünüdür:
1 yaş: balapan ya da bala bürküt  (ağla yakalanmışsa tor bürküt, yuvasından alınmışsa uya bala, uya bürküt), 2 yaş: (ilk tüleme):  bozum, bozum tülök, tülök bürküt, 3 yaş:  (ikinci tüleme): taş tülök,  Üçüncü tüleme: kum tülök, Dördüncü tüleme: ım tülök ya da nım tülök, Beşinci tüleme: baarçın (barçın) ya da bir barçın, Altıncı tüleme: eki barçın, Ondan sonra yaşına göre 4, 5, 6 barçın diye devam eder.


Kartalın bozumdan sonra baarçına kadarki yaşı, her türlü tülemesindeki tüy rengini gösteren tüs bürküt, baarçından sonraki rengini gösteren kara bürküt olarak adlandırılır. Alıcı kuşların yaşı da kartalın yaşı gibi dördüncü tülemesine kadar benzer terimler kullanılır. Beşinci tülemesine beş tülök, altıncısına altı tülök vb. Talas’ın Kirov ve güney bölgesi münüşkerleri yukarıdaki terminolojinin yanı sıra bir tülök, eki tülök, üç tülök diye sayı sıfatları aracılığıyla adlandırma yoluna gitmişlerdir.

Kartalın semirip güçlü, kuvvetli alıcı kuş olmasında yaşının ve tülemesinin önemi büyüktür. Tüleme zamanında yemine özen gösterilir. Tületmek için tülöke oturtulur.
Tüleme zamanı nisanda başlayıp ağustos aylarında tülemesi biter (Kırg.: tülögü bütöt ya da tülöp bütöt).Tülemesi kartalın et ve kasına göre olur. Semirmişse hızlı olur (Kırg.: bat tülöyt). Eğer kartal zayıf ise tülemesini hızlandırmak için güçlü yem verilir. Her yıl tülemesi bittikten sonra etini kıvamına getirmek için (Kırg.: tap etine keltirüü) ve avlanma yeteneğini geliştirmek için yeniden aynı yöntemler uygulanır. Eğer kartal tüledikten sonra semirip tekrar kıvamına gelmezse (Kırg.: tapka kelbey) kola konmaz (Kırg.: meeley kaktı ). 3.1. Kartalı Yakalama Yöntemleri
Avcılar, kartalı genellikle daha küçükken yuvasından ya da av ararken ağ atarak yakalarlar. Alıcı kuşu yakalama işi daha yavruyken gerçekleşir. Biri manevra fişek hazırlayacak.  Diğer biri ise kemendi bir ucundan tutarak kartalı ürkütmeye çalışır. Büyük kartallar (ana ve baba kartal) tehlikeyi hissederek yuvadan uçarlar. Bazıları ise yuvaya gelen bu yabancılara karşı saldırırlar. Pençeleriyle insanları yaraladıkları bile olur.
Biri kement ile aşağı kartal yuvasına inecek olursa kemendin yukarı tarafına kocaman bir kazık çakılır ve kement kazığa bağlanır.  Kemendin diğer ucunu beline bağlar ve aşağı iner.  Bu işi dört kişi ekip olarak yaparsa daha başarılı sonuç alınır.  Aşağı inen şahıs kemendi boşaltır ve yavaştan kımıldatır.  Eğer ana baba kartal, insana doğru geliyorsa o zaman onları manevra fişeğiyle korkutur. Birbirine değecek şekilde kemendin ucuna bağlarlar. Kartal yuvasının tam tepesinden yavaş yavaş kemendi aşağı indirirler. O zaman demir kalkanın paldır küldür sesinden ürken kartal yavruları bulundukları yerden fırlayarak dışarı uçmaya çalışırlar. Sonra onları yere kondukları zaman kolaylıkla yakalamak mümkündür.  Kartal yavrusuna insan yaklaşınca yavru, hemen gagasını öne eğdirir, iki omzunu kabartır, pençelerini göstererek saldırı pozisyonuna geçip karşısındakini korkutmaya çalışır. Kartalcı onu çekip kundağa sarmalayarak götürür.
Kartalların vücudu iri olur. Güçlü pençeli, şiş kursaklı olur.  İtelgi, Ilaçın gibi alıcı kuşlar bir kekliği yiyip doyarken kartal keklikle yetinmez. Kartalın bir günlük yemi bir tavuktur. Hem kartal, hem itelgi hem de ılaaçın aşırı yiyip çok doyduklarında uçamaz. Fazla doyduklarında kursakları sarkar ve uçmaların mani olur.  3.2. Yakalanan Kartalın Eğitimi
Bürkütçüler ağla yakalanan ya da yuvadan alınan kartalı eğitme işine girişir. Eğitme süreci uzun ve zahmetli bir süreçtir. Bu nedenle Sayakbay Karalayev “Tabın tapsa küyköşumkar; cakşı baksa tukur, tulpar.” demiştir. Kartalcı yakaladığı kartalın cinsini, türünü ve huyunu anladıktan sonra 40-45 günlük bir eğitimden sonra kartalı kendine alıştırır ve koldan uçarak av avlayacak kıvama gelir.
Yeni tutulan asoo ya da çırgoo bürkütün ayağına 20-25 cm’lik ince deriden yapılmış kayış çolok bağlayıp, tomogosu başına geçirilir. Ara sıra yem verilip belirli oranda kilo alması sağlanır. Bu süreçte yem verme işi uzun aralıklarla olur ve kartal uyutulmaz. Uzun süre uykusuzluktan yorgun düşen ve aç kalan kartal elden verilen yemi yemeye mecbur kalır. Bu etaba bürkütçüler üyür aldıruu derler. Sonra ündökkö kelüü ya da kirüü etabı başlar.  Üyür alan bürküte tuur oynatıp tuura alıştırılır. Sahibi eldiven giyip elindeki eti göstererek belli aralıklarla kartaldan uzaklaşıp elindeki eti gösterir. “kıytu, kıytuu!” diyerek kendine doğru çağırır. Kartal uçarak kola konar ve yem yemeye başlar ve ündöke girer. Daha sonra çırgaga çıguu etabı başlar. Atlı biri çırgayı uzun bir iple bağlayıp ardından çırgayı sürükler. Kartal bu çırgayı birkaç kez basıp alır. Canlı bir avın ayağını yakalayıp ya da kaçacak gibi yapıp alıştırmak için avını aldığı yerde sıcak etini yedirir. (yedirme işi Kırgız.; tirleyt) Avını her türlü şekilde yakalamaya yönelik manevralar yapma, pençesiyle avını yakalama vb. antremanları yaptırarak yeteneklerini geliştirilir (Kırg.;  burkturma üyrötülöt)
Kartal eğitiminde kartalı çağırarak yemi sürüklemek vardır. Bu kartalı eğitmenin ilk metodudur. Sürüklenen yem tilki derisinden yapılır. Önce tilki derisi tulum gibi içine yün, pamuk, samanla doldurulur,  tilkiye benzeterek kurutulur.  Avcı kuş bu tulumu yakalaması için üzerine salınır.
Bir başka yöntem de tilkikuyruğunu canlı tavşanın kuyruğuna bağlarlar ve kartalı bu tavşanı yakalaması için uçururlar. Tavşan hareket ettikçe tavşana bağlanan tilkikuyruğu da hareket eder. Kartal tilkiye saldırıyorum diyerek tavşanı yakalamaya çalışır.
Kartal eğitme işinin son etabına kayruu denir.  Önceki öğrendiklerini uygulamaya yönelik çalışmalar başlar. Kartal artık doğal ortamda avını yakalayabilmesi için tam kıvamına (ağırlık, kanat ve pençelerinin güçlenmesi) gelmiştir (Krg.; tap etine kelüü).
Bötögösünü temizlemek için yemin arasına kıl, taş, pamuk vb. karıştırılır.  Bir iki gün sonra kartal yediklerini kusar. Kartal avına salmadan önce atkı (corunun ciliginden yapılan tütük) fazla gelip geri çıkarır. Kartalı koldan uçurmak, avını yakalatmak için saluu (salmak) fiili kullanılır. Saluu fiilinin yanı sıra Kuzey Kırgızistan’da cayuu (yaymak)  fiili kullanılır. Kartalı ava saldığında kartalcının arkadaşı vadide, düz ovada avı kovalayarak kartalın av sahasına sürer. Bu kişiye de kakmaçı denir.
Artık kartalı avcılığa hazırlama işleri başlar. Kartala hazırlama yemi verilir. Bu yemi kartalı güçlendirmek, ava hazırlamak için verilir.  Kartalcı her gün kartalın durumunu gözetler, bacaklarına bakar.  Eğer kartalın bacağı kurdun incik kemiğinden kalın olursa o kartal kurdu avlayabilir. Şayet kurdun değil tilkinin baldır kemiğinden büyük olursa o zaman tilki avlayacak kartal denir.
Yiğit, iri kartalların bacakları kalın,  avuç içi kadar pençe genişliği olur.  Böyle kartalları yılkıda el üzerinde götürmek çok zordur. Kartala ak yem de verilir. Bağırsaklarındaki kötü pis şeyleri çıkarmak için ılık suya şekeri karıştırarak verirseler kartal bundan çok hoşlanır.
Yuvasından alınan ya da ağla yakalanan kartal yavrusu eğitildikten sonra uzun yıllar ava gidecektir, belirli bir zaman sonra av kabiliyeti azalan kartal saygı gereği kendisine zarar verilmeden doğadan nasıl alındıysa tekrar doğanın kucağına bırakılacaktır. Kırgız bürkütçü ve kuşçusu kendisinin de tabiatın bir dengesi olduğunu bilir.
4. Yemle Ġlgili Terimler
Eğitilen alıcı kuşlar, genellikle kanatlı kuşlar (kaz, ördek vb.) mal vb. tuzsuz etlerini yerler. Eğitim döneminde kartala iki üç günde bir, bir kilogram et verilir. Bürkütçü, kuşçular et verdiğinde cem berdim (yem verdim) ya da cemdedim (yemledim) der.  Kartal on, on beş gün yem yemeden sabredebilir.
Gücünü toplaması için genç hayvanların eti (caş et) verilir. Bu et kanı temizlenmiş tuzlanmamış et olmalıdır. Buna da ak cem denir. Ak cem sözcüğünün yerine şalap, cuumal gibi sözcükler de kullanılmaktadır. Kartallar ak cemde, şalap, cuumal  sözcüklerine -berüü yardımcı fiil getirilerek kullanılmaktadır. 5. Alet Edevata Yönelik Terimler
Bürkütçüler, tuur, boo (onun türleri: uzun boo, çolok boo ve onun teegi), baldak, meeley, tomogo, küpkö vb. materyallerden faydalanılır. Kartal ya da alıcı kuşları bayloodo turgan da (yakalandıktan sonra) bir yerde kondurup sürekli tutmak için ağaçtan yapılmış her türlü materyalden (kütü, sırık) yapılan tuur kullanılmaktadır. Üzeri keçeyle kaplanıp uzun bağla (uzun boonun) 80-100 cm ince kayışla bağlanır. İkinci ucundaki teke kuş, kartalın butuna çolok boo bağlanır. Kayıştan yapılan bu çolok boo: kuzeyde salar boo diye adlandırılır. İpekten örülü bağlar: çalgan boo, kümüş boo diye adlandırılır.  Kartalı güneş değmeyen bir yere (tuur ornotulgan cer: etrafı çalı çırpıyla kaplı baharda oturtmak için ya da üstü kapalı taze havanın girip çıktığı pencereli ahırda kışın bağlamak için) küpkö denen yerde tutulur.  Çevresinden korkmaması için ya da gördüğü her canlıya saldırmaması için başına tomogo geçirilir. Tomogo: kartala, kuşa, ılaaçına, itelgiye (onun cinsi şahine) tomogo geçirilir. Ava salınırken ya da yem yerken çıkarılır. Diğer zamanlarda devamlı başında olur. Münüşkörler her bir kuşa, kartala uygun gelen tomogo örneğini hazırlayıp değişik tomogolar dikerler. Kola kondurulduğunda güçlü tırnaklarından korunmak için teke boynuzundan ya da kayıştan dikilen meeley (eldiven) ya da kolkap giyerler.
Uzunluğu 50-60 cm tekenin boynuzundan ya da ağaçtan baldak biçiminde (çocukların sapanı gibi iki çatal) yapılan iki çatalın biri eğere bağlı, diğer ucundaki açasına eldiven giyip kolunu bu çatala koyup kuşu bu kol üzerinde taşırken bu çataldan destek alır. Buna baldak denir.  6. Alıcı Kuşların Tedavisine Yönelik Uygulamalar:
Avcı kuşların tüylerinin arası açılır. Sağ tarafından bir kanadı, sol tarafından da bir kanadı düşer. Eğer bu kanatları daha küçükken kırılırsa o zaman kartal “Ken kurta” dönüşür. Kartalın kanatları büyüdüğünde hemen kırılmışsa kartalcı kartalın kanatlarını kendi hekimlik yeteneklerini kullanarak tedavi eder.  Kartalın tüy, kanatları çıkıp ağırlaşmaya başladığında kartalcı yemini arttırmaya başlar. Kartalların kırılmış bölgelerini kartalcılar “tıntüür” denen usul ile tedavi ederler. Ayaklarıyla tepinmemesi için onu sımsıkı bağlarlar ve ayağının kırılmış yerinden derisini dilerler. Sonra “tıntüür” aleti ile kartalın ayağının parçalanmış kemiklerini toplarlar. “Tıntüür” taze gümüşten yapılan bir alettir (çuvaldızı andırır, ucu biraz kalıncadır). Kartalın ayak etlerinin arasında çok az kemik kırıkları kalsa dahi, kartalın ayağı irin toplar ve yaraya dönüşür.  Bu yarayı tedavi etmek için hekimler yaraya iyi gelen bir tür toz serperler.  Sonra yarayı ipekten bir iple dikerler.  Dikilen yere sürülen ilaca mum yağı karıştırılır. İlacı ise atın kuyruğunu kazıdıktan sonra çıkan toza benzeyen bir şeyden yaparlar.  Buna “kıl pançkur” denir.  O tozu toplayıp eski keçe külüyle karıştırıp hayvanın dikildiği yere serperler. Bez ile sarıp keçe koyup, kırık tahtası ile ayaklarını destekleyip bağlarlar. Altı yumuşak olsun diye alıcı kuşun oturduğu tüneğin üstüne keçe dikerler. Kartal konduğu yumuşak tüneğe sağ ayağı ile oturur. On gün sonra şiş kaplamış yerleri iner, ayakları ise dayanağa asılı duruma getirilir. Alıcı kuşun kırık ayağı diğerinden iki parmak kısa olur.


7. Sonuç
Kırgızlarda alıcı kuşlarla avcılık, tarihi uzun yıllara dayanan bir meslek bir yaşam tarzıdır. Özellikle kartalın yuvasından ya da ağla yakalanarak eğitimi, hastalıklarına yönelik tedavi usulleri, etnografya, halkbilimi ilgilendirdiği gibi tarihçi ve dilcileri de yakından ilgilendirmektedir. Orta Asya’dan Selçuklu, Osmanlı Devleti dönemine kadarki tarihi sürece baktığımızda alıcı kuşlarla avcılığın önceleri geçim kaynağı, yaşam biçimi olarak algılanırken, sonradan düzenlenen sürek avlarıyla sultanlar, beyler ve padişahlar arasında spor, eğlence ve savaş sanatına dönüştüğü görülmektedir. Doğan, şahin, atmaca vb. alıcı kuşlarla avcılık Selçuklu, Osmanlı Devleti döneminde de devam etmiştir. Cumhuriyet tarihinde de halen (Artvin, Rize, Sinop vd. Karadeniz şehir ve bölgelerinde) doğan, şahin atmacayla avlanma devam ederken kartalla avcılığın yapılmaması dikkat çekicidir.
Kırgızlarda kartal ve kartalla avcılığa dayalı terminoloji (deyimler, atasözleri, bilmeceler, masallar, destanlar) maddi ve manevi kültürü de barındıran zengin bir kültürel mirasa sahiptir. Çoğu zaman avcılık ve kartalla avcılığa dair terimler birbirinin yerine kullanılmakta anlam bulanıklığına sebep olmaktadır.
Söz konusu kültürel mirasın yeni kuşaklara tanıtımında başta kartalla avcılığa dair Isık Göl ve Narın bölgesinde kartalla avcılık yapan ve bu kültürü yaşatan çok az sayıdaki bürkütçüler desteklenmeli, belgesel filmler hazırlanmalı ve terminolojisiyle ilgili dil araştırmaları yapılmalıdır.
  ©   Sağ Tıklama Engeli